YazılarımGündem

Yıkılmayan Duvar: İran’ın Gösterdiği ve Dünyaya Verdiği Ders

Ortadoğu’nun dengeleri çöküyor, Arjantin’den Bahreyn’e yeni cepheler açılıyor; ama asıl soru şu: Türkiye bu denklemin neresinde duruyor?

Onlarca yıl boyunca Ortadoğu’nun kaderine hükmeden denklem artık değişiyor. Libya’da, Irak’ta, Afganistan’da işe yarayan o eski hesap, bu kez İran’da tamamen çöktü. Bir Amerikalı general kısa süre önce şunu itiraf etti: Her iki füze için 26 milyon dolar harcıyoruz; İran ise 20 bin dolarlık bir sistemle bizi etkisiz kılabiliyor. Bu, yalnızca askeri bir dengesizlik değil; aynı zamanda bir paradigmanın iflasıdır.

“İsrail’den 1.2 milyonun üzerinde kişi ayrılmış durumda. Arjantin’de yeni bir yerleşim alanı kurulmaya çalışılıyor. Bu, çöküşün diplomatik dilidir.”

Son haftalarda yaşanan gelişmeleri salt haber değeri taşıyan olaylar olarak okumak, tabloyu eksik kavramak demektir. UAEA,Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı Başkanı Grossi’nin “İran artık güç olarak tanınmak zorunda” açıklaması; Rusya’daki 90 dakikalık müzakereler; Pakistan üzerinden yürütülen yoğun diplomasi trafiği; Bahreyn’de vatandaşlıktan toplu çıkışlar; Körfez’deki Amerikan üslerinin fiilen işlevsizleşmesi… Bunların tamamı birbirinden bağımsız haberler değil, tek bir sürecin parçalarıdır.

O süreç şudur: Yaklaşık seksen yıldır süregelen tek kutuplu Ortadoğu düzeni sona eriyor.

* * *

Arjantin meselesine ayrı bir parantez açmak gerekiyor. 300 bini aşkın İsrail vatandaşının Buenos Aires’e yerleştirilmesi, salt bir göç hareketi değil; stratejik bir yedek alan inşasıdır. Öte yandan Arjantin sokaklarında yükselen “Gazze katillerini istemiyoruz” sesleri, salt bir protesto değil; küresel meşruiyet krizinin somut yansımasıdır. Dünya, yıllarca gördüğü vahşetin faturasını artık soran bir kitleye dönüşüyor. Bu faturanın muhatabı yalnızca Netanyahu değil; ona bu gücü veren bütün bir sistem.

Şunu da teslim etmek gerekir: İran da bu süreçte bedel ödedi. Deniz kuvvetleri zarar gördü; komuta kademesinde kayıplar yaşandı; uzun soluklu bir ambargonun izleri her alanda hissedildi. Ama karargah ayaktadır, moral yüksektir ve en kritik koz olan Hürmüz Boğazı İran’ın elindedir. Bir görüşmecinin yerinde tespitiyle söylemek gerekirse: Öldürmek, yerine konulanı ortadan kaldırmaz. 80 milyon nüfuslu bir ülkede komutan bitmez.

* * *

Bu tabloda Türkiye’nin konumlanması ise ayrı bir tartışmayı hak ediyor. Riyad bildirisine imza atmak, Amerika’ya tek bir eleştiri cümlesi kurmamak, Zelenski’yi Cumhurbaşkanlığı uçağıyla Şam’a taşımak, Güney Kıbrıs Dışişleri Bakanı ile aynı masada oturmak… Bütün bunlar, “denge politikası” çerçevesine sığdırılamayacak tercihler olarak görülebilir.

Türkiye tarihsel olarak hem Doğu hem Batı’ya açık kapılar tutmayı becermiş, bu esnekliğini stratejik bir değer olarak kullanmıştır. Ama esneklik ile belirsizlik arasındaki çizgi incedir. Bugün Ankara’nın sessizliği, denge siyaseti değil; örtük bir tercih olarak okunuyor. Bu tercih, bölgede yeniden şekillenecek olan denkleme girilecek eli zayıflatan bir tercih.

“Esneklik ile belirsizlik arasındaki çizgi incedir. Ankara’nın bu sessizliği denge siyaseti olarak değil, örtük bir tercih olarak okunuyor.”

Mehmet Akif Ersoy’un çok önceden yazdığı dizeleri bugün hatırlamak anlamlıdır: “Sahipsiz vatanın batması haktır; sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır.” İran, kendi topraklarına sahip çıkmanın ne anlama geldiğini dünyaya ispat etti. Çanakkale’nin ruhunu hatırlatan bu direniş, tüm Müslüman dünyasına bir ayna tuttu.

Önümüzdeki süreç, anlaşmalar masasının yalnızca teknik bir müzakere zemini olmayacağını gösteriyor. Hürmüz’ün kimin kontrolünde olduğu, Körfez’deki Amerikan varlığının geleceği, Arjantin’den Bahreyn’e uzanan yeni jeopolitik hatlar… Bunlar, onlarca yılı şekillendirecek meselelerin başında geliyor. Ve bu meselelerde doğru tarafta durmak, yalnızca ahlaki bir tercih değil; akıllıca bir stratejik hesaptır.

Not:Yazılarım tv programımda konuklarımız ile yapmış olduğum değerlendirmeler üzerinden hazırlanmıştır.

Abdulhalim Meşe Gazeteci & TV Programcısı

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu