YazılarımTv Programları

Kâinatın Ahengi ve Gönül Telimiz: İslam’da Musiki ve Makamların Sırrı

İslam’da musiki, seslerin kâinat üzerindeki frekansları ve makamların ruhumuzdaki yankıları.

Hepimizin günde beş vakit minarelerden duyduğu, bayram sabahlarında coşkuyla eşlik ettiği o mukaddes seslenişlerin ardında, tesadüflerin çok ötesinde muazzam bir matematik ve duygu mühendisliği yatıyor. Peki, ecdadımız bu sesleri kâinatın ahengiyle nasıl buluşturdu?

Batı’dan Önce Yazılan Musiki Tarihi

Bugün musiki dendiğinde akla sadece Batı normları, konservatuvarlar ve modern aralıklar gelebilir. Oysa Batı dünyasında henüz bu kavramlar şekillenmemişken, bizden önceki İslam âlimleri fıkıhla, tefsirle, hadisle uğraştıkları ciddiyetle musikiyle de meşgul olmuşlardır.

Gökteki gezegenlerin dönüş frekanslarından yola çıkarak aralıkları (küçük mücennep, bakiye, tanini) Arapça isimlendirip matematiğe döken İhvan-ı Safa önderleri, Safiyüddin Urmevi ve Abdülkadir Meragi gibi isimleri bugün ne yazık ki yeterince tanımıyoruz. İslami hayatı odak noktalarına koyan bu âlimler, musikiden asla bigâne kalmamış aksine onu ilahi olanı anlamak için bir araç olarak görmüşlerdir. Ne yazık ki zamanla bu estetik algıyı kaybedip, dini hayatı sadece katı kurallar bütününe indirgeyen bir zihniyete savrulduk. Oysa ruh makine değildir; estetikten, hattan ve ahenkten beslenir.

Segâhın Lahuti Çağrısı: Neden Hep Aynı Makam?

Önümüzde Kurban Bayramı var ve teşrik tekbirleriyle evlerimiz, camilerimiz yankılanacak. Hiç düşündünüz mü; bu tekbirler, teravihlerdeki o coşkulu salavatlar veya hacıların Kâbe yolundaki “Lebbeyk” nidaları neden hep Segâhmakamındadır?

Makam, en basit tabiriyle duygunun kalıba dökülmüş halidir. Segâh makamı; lahutidir, uhrevidir ve manevi çağrışımları en yüksek perdeden hissettirir. Bir sesi taklit etmekten öteye geçip o makamın ruhuna indiğinizde, “Allahu Ekber”nidasındaki o yükselişin (Si-Do-Re-Mi-Fa aralığında) tesadüf olmadığını görürsünüz. Bu, Allah’ın büyüklüğünü sadece sözle değil, sesin kâinattaki frekansıyla da ilan etmektir.

Günün Vakitleri ve Ezanın Psikolojisi

Ecdadımız vakitlerin insan psikolojisi üzerindeki etkisini muazzam bir şekilde tahlil etmiş ve ezan makamlarını buna göre şekillendirmiştir. Aslında ezanları sadece beş makama hapsetmek doğru olmasa da, yerleşmiş olan bu geleneğin ardındaki hikmet büyüleyicidir:

  • Sabah (Saba / Bestenigâr): İnsanı derinden sarsan, hüzünlü ve uyanışa çağıran bir rehavet kırıcısı.
  • Öğle (Uşşak): Hayatın tam koşturmacası içinde daha dingin, ağırbaşlı ama kucaklayıcı bir çağrı.
  • İkindi (Rast / Hicaz): Günün yorgunluğunun çöktüğü o rehavet vaktinde insanı silkeleyen, dirilten, hatta perşembe ikindilerinde Nihavend ile cumanın müjdesini veren bir zenginlik.
  • Akşam (Segâh): Günün bitişi, iftarın ve manevi sürurun (sevincin) vakti. Kıvrak, lahuti ve içi kıpır kıpır eden bir kavuşma nidası.
  • Yatsı (Hicaz): Geceye girerken demlenme, kendi içine çekilme ve bir nevi günün hüznüyle baş başa kalma vakti.

Yetenek mi, Çalışmak mı?

Elbette tüm bu güzellikleri icra etmek sadece doğuştan gelen bir yetenek meselesi değildir. Programımızdaki kıymetli konuğumuzun da altını çizdiği gibi (ki bu konunun detaylı örneklerine YouTube üzerinden ulaşılabileceğini de hatırlatalım); insan sesini eğitebilir. Nasıl ki futbolda herkes bir yıldız olamasa da çalışarak sahada sağlam durabilen bir oyuncu olabiliyorsa, musiki de böyledir. Çaba, disiplin ve teknikle ses yontulabilir, tahkikle (bilerek) icra edilen her eser insanı taklidin sığlığından kurtarır.

Netice itibarıyla; sesin gelişi güzel dolaşması gürültü, belli bir ahenk ve duygu kalıbı içinde akması ise musikidir. Bizler, kâinatın bu muazzam tınısına kulaklarımızı kapatamayız. Gelin, bu bayram getireceğimiz tekbirlerde, okuyacağımız salavatlarda o Segâh makamının uhrevi derinliğini hissedelim. Çünkü bilerek, anlayarak ve hissederek yapılan her zikir, kalbi çok daha başka bir frekansta Rabbine bağlar.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu