Kendi Ellerimizle İnşa Ettiğimiz Kafes: 2030 Dijital Hapishanesi

TV5 ekranlarında her pazartesi olduğu gibi izleyicilerimizle bir araya geldiğimiz Buluşma Noktası programında bu hafta, gündeliğin telaşı içinde hepimizin gözden kaçırdığı, çarpıcı ve bir o kadar da ürpertici bir konuyu ele aldık. Gazeteci, yazar ve dijital içerik üreticisi İlkay Zaman’ı ağırladığım yayında, yazarın son kitabı “2030 Dijital Hapishane” ekseninde çok da uzak olmayan bir geleceğin, yani 2030’un dünyasını konuştuk. Yayının ardından hissettiklerimi ve o derin sohbetin bende bıraktığı tortuyu bu köşeden sizlerle de paylaşmak istedim.
Bir sabah uyanıyorsunuz; paranız bankada ama dokunamıyorsunuz. Uçağa binemiyor, hastane randevusu alamıyor, bakkaldan ekmek bile alamıyorsunuz. Üstelik hakkınızda verilmiş tek bir mahkeme kararı bile yok. Sadece bir algoritma, sizi “sistemle uyumsuz” bulmuş ve tek tıkla hayatınızı dondurmuş. Kulağa bilimkurgu filmi gibi gelse de aslında kendi rızamızla, hatta konfor alanı yaratıyor diye alkışlarla inşa ettiğimiz yeni dijital dünyanın tam olarak özeti bu.
Konforun İçine Gizlenmiş Tutsaklık
Teknolojinin hayatımızı ne kadar kolaylaştırdığını konuşmayı çok seviyoruz. Şifre girmemek için yüzümüzü okuttuğumuz telefonlar, “Benim yerime sen düşün” diyerek rotamızı, alışveriş listemizi, hatta kime ne cevap vereceğimizi teslim ettiğimiz yapay zekâ uygulamaları… Ancak İlkay Zaman’ın yayında çok net ifade ettiği gibi: Bugün hayatımıza giren ve konfor adı altında bize sunulan her teknolojinin bedelini mahremiyetimizle ödüyoruz.

“Beni kim takar, benim verimi ne yapsınlar?” yanılgısı ise en büyük zafiyetimiz. Kullandığımız telefonun markasına bakarak bize daha pahalı yemek menüsü sunan algoritmik fiyatlandırmalardan tutun da, akıllı saatlerimizin kalp atış ritmimizi sigorta şirketlerine satarak primlerimizi belirlediği bir çarka çoktan girdik. Bulaşık makinesinde Wi-Fi bağlantısının olmasını teknolojik bir yenilik sanıyoruz; oysa o bağlantı, evimizin içindeki yaşam döngüsünü devasa veri tüccarlarına (veri broker’larına) bedava aktaran sessiz bir ajandan farksız.
Mülksüzleştirme ve “Abonelik” Tuzağı
Programda beni en çok sarsan başlıklardan biri “mülksüzleştirme” kavramı oldu. Milyonlarca lira verip aldığınız lüks bir otomobilin koltuk ısıtmasını kullanmak veya kaputunu açmak için bile aylık abonelik ücreti ödemek zorunda kalacağınız günlere giriyoruz. Sabit disklerden bulut teknolojisine geçişimiz de bunun en net örneği. Artık hiçbir şeye sahip değiliz; sadece kullanma ve “izleme” izni kiralıyoruz. Mülkiyet kavramının yavaş yavaş ortadan kalktığı, devasa şirketlerin her şeye sahip olduğu ve bizim sadece onlara bağımlı birer “abone”ye dönüştüğümüz bir ekosistem bu.

Programlanabilir Para ve Akıllı Şehirler
İşin en can alıcı noktası ise “Dijital Para” ve “Dijital Kimlik”. Burada bahsettiğimiz, şu an banka hesaplarımızda duran elektronik bakiye değil; kâğıt paranın tamamen ortadan kalktığı, Merkez Bankalarının üreteceği ve her kuruşu “programlanabilir” olan yeni bir ekonomik sistem.

Düşünün ki devlet veya bir otorite size bir ödenek veriyor ancak bu paraya bir son kullanma tarihi biçiyor. Ya da “Karbon ayak izin bu ay sınırını aştı” diyerek o parayla seyahat bileti almanızı engelliyor. Çin’de uygulanan ve insanları eğitimden, seyahatten men eden ‘Sosyal Kredi Skoru’ sisteminin ayak sesleri tüm dünyaya yayılıyor. Hızla geçiş yaptığımız 5G altyapısı ve Ulusal Akıllı Şehirler planları sadece internete hızlı girmemiz için değil; devasa verilerin anlık işlenip, kontrol noktalarının her 100 metrede bir bizi denetlediği sistemler kurmak için inşa ediliyor. Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde İsrail aleyhine karar veren Fransız yargıcın kredi kartlarının Amerika merkezli iki dev şirket tarafından tek tıkla iptal edilmesi, sistemin dışına çıkanın nasıl bir anda sivil bir ölüye dönüştürüleceğinin en acı provasıydı.
Özgür Kalan Son Nesil Biz Miyiz?
Bugüne kadar hiçbir imparatorluk, hiçbir güç insan bedeninin içine bu kadar sızamadı. Bugün parmak izimizle, göz retinamızla, DNA’mızla ve davranışsal verilerimizle kendi rızamızla bedenimizi ve zihnimizi kodlara teslim ettik.
İlkay Zaman’ın o çarpıcı ifadesiyle; bu hapishanenin demir parmaklıkları yok. Görünmez duvarların tuğlalarını her geçen dakika kendi ellerimizle, beğenilerimizle, tıkladığımız onay kutucuklarıyla diziyoruz. Düşünmeyen, kararlarını algoritmaların verdiği, tembelleştirilmiş bir topluma doğru evriliyoruz.

Ama umutsuzluğa kapılmaya gerek yok. Kapılar henüz tam olarak kapanmadı. En azından bu oyunun kurallarını öğrenmek, bize dayatılan konforun arkasındaki bedeli sorgulamak ve mahremiyetimizi korumak adına dijital ayak izlerimizi daha bilinçli yönetmek zorundayız. Çünkü görünüşe göre, bedelini ödemeye hazır değilsek, sahip olduğumuzu sandığımız o konforlu teknolojiler yarın en büyük gardiyanımız olacak.



