bitekakadem
GündemYazılarım

Toplumsal Çürüme: Aile Çözülürse Gelecek de Çözülür

Efendim, bugün “toplumsal çürüme” dediğimiz başlık; tek bir haber bültenine, tek bir olaya ya da tek bir tartışmaya sığmayacak kadar büyük. Çünkü mesele; ailenin çözülmesiyle başlayan, gençliğin savrulmasıyla derinleşen ve eğitimle, medya diliyle, kültürle, ekonomiyle birlikte bir “gelecek kaybı”na dönüşen zincir bir süreçtir.

Bu yazıda, stüdyoda değerli konuklarımızla konuştuğumuz çerçeveyi; kişisel web sayfam için daha derli toplu bir köşe yazısı formatında toparlamak istiyorum. Çünkü konuştuğumuz şey “konu” değil; kelimenin tam anlamıyla “derdimiz”.


1) Gençlik Geleceğin Aynasıdır

Birinci bölümde de ifade ettiğimiz gibi: Gençlik, bugünün gençliği aslında geleceğin aynasıdır. Bugünün gençliğini şekillendirirsek, biçimlendirirsek, eğitimle donatırsak; ülkemizin, milletimizin ve insanlığın geleceği daha iyi bir noktaya gider.

Ama şu gerçeği asla atlamayalım:
Gençliği konuşmak, doğrudan aileyi konuşmaktır.
Çünkü çocuğun “nerede yetiştiği” – yani nasıl bir aile ikliminde büyüdüğü – onun karakterini, dünyayı okuma biçimini, ahlakını, aidiyetini ve direnç kapasitesini belirler.


2) Nüfus Sadece Rakam Değildir: Bir Medeniyet Meselesidir

Konuklarımızın stüdyoda verdiği bazı veriler aslında fotoğrafı netleştiriyor:

  • Bir toplumun kendini sürdürebilmesi için kadın başına doğum oranının 2.1 olması gerektiği kabul ediliyor.
  • Türkiye’de bu oran 1.4–1.5 bandına gerilemiş durumda; büyükşehirlerde (İstanbul gibi) 1.2’ye kadar düşebiliyor.
  • Tek kişilik hane sayısı artıyor; bireysellik “özgürlük” diye parlatılıyor ama bu, aile bağlarını zayıflatıyor.
  • Boşanma hızında artış var; özellikle ilk 5 yılda boşanmaların yoğunlaştığı ifade ediliyor.
  • İlk evlilik yaşı yükseliyor; kadınlarda ve erkeklerde 28’in üzerine çıkmış durumda.
  • Ortanca yaş bugün 34 civarında; projeksiyonlar “52” gibi bir ortancaya işaret ediyor. Bu; “yaşlanıyoruz” demekten öte, toplumun kendini yenileyememe riski demektir.

Bu tablo bize şunu söylüyor:
Aile zayıflarsa nüfus kırılır, nüfus kırılırsa iş gücü kırılır, iş gücü kırılırsa ekonomi kırılır, ekonomi kırılırsa sosyal yapı kırılır… Bu domino etkisi, “bugünün meselesi” değil; yarının varlık-yokluk meselesidir.


3) Aile Kendi Doğallığıyla Ayakta Durur; Mühendislikle Değil

Aile, dışarıdan “müdahaleyle” kurulacak bir betonarme yapı değildir. Aile; doğalcanlı ve ruhu olan bir kurumdur. Neslin devamıdır. Kültürün mirasıdır. Geçmişle gelecek arasında köprüdür.

Bugün ise hem kültürel hem ekonomik hem de mimari düzlemde bile aile çözülmeye itilmiş gibi:

  • 1+1 evler, daralan yaşam alanları, ortak aile sofralarının dağılması…
  • Çocukların küçük yaşta “kurumlara” bırakılması; anne-babaanne-anneanne temasının azalması…
  • Ailenin sohbetinin, derdinin, duasının, ortak ritminin kaybolması…

Bir büyüğün cümlesi hafızamda kaldı:

“Size haram lokma yedirmedim. Her akşam aynı sofrada buluştuk. Derdimizi beraber taşıdık.”
Bu, sadece nostalji değil; bir eğitim modelidir.


4) Medya Bir Ayna mı, Bir Mühendis mi?

Gelelim işin en keskin yerine… Sabah kuşağı programları, diziler, sosyal medya akışları…

Burada iki temel problem var:

A) Kötünün Sürekli Teşhiri Kötüyü Normalleştiriyor

Bugün televizyon ekranlarında ve sosyal medyada; aileyi yıpratan, güveni aşındıran, “çarpık ilişki”yi olağanlaştıran bir dil dolaşıma sokuluyor. Şiddet, istismar, aldatma, iftira, mahremiyet ihlali… Binde bir yaşanan olay, her gün ekrana taşınınca toplumda “sanki her evde bu var” algısı oluşuyor.

Bu durum sadece ahlaki bir mesele değil; aynı zamanda psikolojik bir yıkım. Çünkü tekrar tekrar maruz kalan zihin “alışıyor”. Alışan zihin de “normal” saymaya başlıyor.

B) Reyting Uğruna “Zan Endüstrisi”

Konuklarımızın kullandığı ifade çarpıcıydı: zan endüstrisi.
Yani merak, şüphe, itham, dedikodu ve teşhir üzerinden kurulan bir içerik ekonomisi…

Bu içerikler öyle tasarlanıyor ki 5 dakika izleseniz, “Acaba ne olacak?” duygusu size de bulaşıyor. Sonra bütün mahalle onu konuşuyor. Böylece içerik, sadece ekranda kalmıyor; topluma yayılıyor.


5) Çözüm Sadece Şikâyet Etmek Değil: Mekanizma Kurmak

Burada “RTÜK var” deyip geçmek de yetmiyor. Çünkü problem yayınlandıktan sonra müdahale etmekle bitmiyor. Asıl ihtiyaç; yayın öncesi filtre ve etki analizi.

Stüdyoda konuşulan öneri şuydu:

  • Bir yapım, yayınlanmadan önce bir masa etrafında değerlendirilmelidir.
  • O masada sadece bürokrat değil; psikolog, sosyolog, eğitimci, çocuk gelişim uzmanı, kanaat önderi gibi alan uzmanları bulunmalıdır.
  • İçerik, “toplumsal normlara etkisi”, “aileye etkisi”, “çocuğa etkisi” açısından analiz edilmelidir.

Bir diğer öneri de önemli:
Ekranda “7+ / 13+” gibi yaş ibareleri var ama yetmiyor.
Buna ek olarak “Aile Dostu” gibi bir amblem, gerçekten ailece izlenebilir içerikleri ayırabilmelidir.

Ve elbette toplumun refleksi de var: Gündüz kuşağı programlarına yönelik imza kampanyaları, sivil platformların çalışmaları… Bunlar küçümsenecek işler değil. “Herkes rahatsız” dediğimiz bir yerde, bu rahatsızlığı somut talebe dönüştürmek gerekir.


6) Ebeveynin Yeni İmtihanı: Telefon, Algoritma, Keşfet

Eskiden “televizyon” vardı; şimdi herkesin cebinde ekran var.

Bugün algoritmalar, çocuğun neye kaç saniye baktığını ölçüyor. Bir içerikte biraz fazla kalınca benzer içerikleri daha çok önüne getiriyor. Ebeveyn “oyun oynuyor” zannederken; çocuk farkında olmadan bir dünyaya kanalize edilebiliyor.

Bu yüzden ebeveynlik artık sadece “çocuğu okutmak” değil;
çocuğun maruz kaldığı dijital iklimi yönetmek demektir.

  • Süre sınırı koymak,
  • İçerik seçmek,
  • Birlikte izlemek,
  • Konuşmak,
  • Mahremiyeti öğretmek,
  • Aile içi güveni güçlendirmek…

Bunlar artık “lüks” değil; zaruret.


7) Kadın, Erkek, Rol Karmaşası ve Hayatın Gerçeği

Kadınların eğitimde ve iş hayatında varlığı elbette kıymetlidir. Fakat “özgürlük” söylemiyle kadın emeğinin sömürüye dönüşmesi; anneliğin değersizleştirilmesi; aile içi rollerin sağlıksız biçimde yer değiştirmesi yeni problemler üretiyor.

Konu şuraya bağlanıyor:
Aileyi ayakta tutan şey; sadece para, sadece statü, sadece diploma değil…
Merhamet, şefkat, sorumluluk, paylaşım ve ortak hayat ritmi.

İnsan “üretince değerli” değildir; insan “insan olduğu için değerlidir”.


8) Son Söz: “İnsanı Yaşat ki Devlet Yaşasın”

Şeyh Edebali’nin sözü bugün daha da anlamlı:
“İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.”

İnsan; ailede yaşar. Aile; toplumda yaşar. Toplum; gelecekte yaşar.

Bu yüzden mesele bir “kültür savaşı” sloganıyla geçiştirilecek bir konu değil. Daha soğukkanlı, daha bilimsel, daha kararlı bir toplumsal seferberlik gerekiyor:

  • Yayın öncesi etki analizi,
  • Aile dostu içerik standardı,
  • Dijital ebeveynlik eğitimi,
  • Evlilik ve aileyi güçlendiren sosyal politikalar,
  • Gençliğe hedef, anlam ve aidiyet kazandıran eğitim yaklaşımı,
  • Mahremiyeti koruyan, ahlakı güçlendiren toplumsal dil…

Efendim; aileyi kaybedersek sadece evin içini kaybetmeyiz.
Yarını kaybederiz.

Ben bu meseleyi “bir yayın gündemi” olarak değil; bir milletin “hayat meselesi” olarak görüyorum. Ve inanıyorum ki doğru mekanizmalar kurulursa, aile ihya edilir; gençlik ayağa kalkar; toplum yeniden toparlanır.


İlgili Makaleler

Başa dön tuşu