
Sıradan bir hafta değildi. Ortadoğu’da sadece kartların değil, masaların da yeniden kurulduğu tarihi günlere şahitlik ediyoruz. Bir sabah uyanıyoruz; Washington ile Şam hattında buzlar erimiş, ABD yıllarca binlerce tır silah yığdığı YPG/SDG’yi bir gecede “satışa” getirmiş. Diğer yanda ise Davos’ta Gazze için barış naraları atılırken, sahada namlular hala sıcak.

Peki, bu toz duman arasında asıl senaryo ne?
Bu hafta programımda ağırladığım değerli konuklarım Hazım Koral, İbrahim Altun ve Prof. Dr. Sezai Özçelik ile yaptığımız beyin fırtınasından çıkan en net fotoğraf şudur: Bize “Cambaza bak” diyorlar.
Bizler, “ABD YPG’yi nasıl sattı?”, “Suriye’nin kuzeyi temizleniyor mu?” diye haklı bir heyecanla sahadaki taktiksel gelişmelere odaklanırken; arka kapıda 100 yıllık bir planın, “Büyük Tasarım”ın rot-balans ayarları yapılıyor.
ABD’nin İhaneti Değil, Yeni Pozisyonu Öncelikle şunu netleştirelim: ABD kimseye ihanet etmez, çünkü ABD’nin dostları yoktur, çıkarları vardır. Dün YPG’ye tır dolusu silah veren irade, bugün o silahları Şam yönetimine veya dolaylı yollarla bölgedeki yeni denkleme devrediyorsa, bu bir geri çekilme değil, taktiksel bir yeniden konuşlanmadır.
Trump’ın “Don Doktrini” (Efendi Doktrini) devrede. Batı bloğu şu an Suriye’ye havuç, İran’a ise sopa gösteriyor. YPG/SDG’nin Fırat’ın doğusuna, belirli kantonlara sıkıştırılması veya tasfiye süreci, bölgeye barış gelsin diye değil; yaklaşan “Büyük İran Kapışması” öncesinde Suriye sahasını dikensiz gül bahçesine çevirmek içindir.

İsrail’in “Arz-ı Mevud” Sessizliği Resmin en tehlikeli parçası ise güneyde. Biz kuzeye bakarken, İsrail sessiz sedasız Golan Tepeleri’ndeki hakimiyetini perçinliyor, Hermon Dağı’nda stratejik radar üslerini kuruyor. Şam’ı 40 kilometreden gözetleyen bir İsrail var artık.
İbrahim Altun’un programda altını çizdiği nokta hayatiydi: “Suriye’nin rot-balans ayarı yapıldı.” Türkiye’nin kuzeydeki güvenlik kaygıları kısmen giderilerek sakinleştirilmesi, İsrail’in ise güneyde güvenliğinin garantiye alınması… Bu bir tesadüf mü? Yoksa Tevrat’ta geçen ve Fırat’ın batısını kapsayan “Arz-ı Mevud” (Vadedilmiş Topraklar) hayalinin sinsi bir adımı mı?
İsrail, bugün YPG’nin tasfiyesine ses çıkarmıyor çünkü istediğini (Golan ve Hermon’u) cebine koydu. Yarın, “Fırat’ın batısında tehlikeli unsurlar var” diyerek kendi güvenliği için o bölgeye girmeyeceğinin garantisi var mı? Yok.
Sıradaki Hedef: İran Suriye dosyasının bu kadar hızlı “kapatılmaya” çalışılmasının, Şam’a küresel sistemin kapılarının açılmasının tek bir izahı var: Sıra İran’da.

ABD ve İsrail; Irak ve Suriye hattındaki “Şii Hilali”ni kırmak, İran’ın Akdeniz’e ulaşan kolunu kesmek istiyor. Suriye’yi sistemin içine çekerek İran’dan koparmak, Tahran’ı yalnızlaştırmak bu “Büyük Tasarım”ın ana omurgasıdır. USS Abraham Lincoln uçak gemisinin gölgesinde yapılan bu hamleler, bölgenin çok daha büyük bir fırtınaya hazırlandığının işaret fişeğidir.
İç Cepheyi Sağlam Tutmak: “Gönül Bağı” İşte tam bu noktada, Türkiye olarak bizim en büyük gücümüz ne S-400’ler ne de F-16’lardır. Bizim en büyük gücümüz, toplumsal barışımızdır.
Son günlerde sosyal medyada köpürtülen linç kültürü, etnik ayrıştırma çabaları ve “Kürt eşittir PKK” gibi tehlikeli denklemler, tam da bu küresel tasarımcıların ekmeğine yağ sürecek hamlelerdir. Sezai Hocamızın ve İbrahim Bey’in vurguladığı gibi; “Gönül bağı yoksa, her yer ayak bağıdır.”
Biz içeride birbirimize düşersek, dışarıdaki harita mühendisleri kalemlerini ellerine alırlar. Ama biz, İsviçre modelinden çok daha köklü olan o kadim “Medine Sözleşmesi” ruhunu, Anadolu irfanını kuşanır ve bir olursak; ne Arz-ı Mevud haritaları ne de Pentagon’un savaş senaryoları bu topraklarda hüküm sürebilir.
Sonuç Olarak Suriye’de yaşananlar bir “son” değil, yeni ve daha çetin bir “başlangıç”tır. Cambaza bakmayalım, masaya bakalım. Çünkü o masada sadece Suriye değil, Türkiye’nin geleceği ve İslam coğrafyasının kaderi var.
Uyanık olacağız, bir olacağız ve bu oyunu ancak “biz” olarak bozacağız.



