
Son yıllarda sıkça duyduğumuz, hatta bazen koca koca profesörlerin ekranlarda dile getirdiği bir iddia var: “Kur’an’da geçen peygamberler tarihte hiç yaşamadı, bunlar Sümer mitlerinden devşirme hikayelerden ibaret.” Peki, bilim ve arkeoloji gerçekten bunu mu söylüyor? Yoksa biz mi bakmasını bilmiyoruz?
Geçtiğimiz günlerde sanat tarihçisi Talha Uğurluel ve dinler tarihçisi Bülent Şahin Erdeğer’in konuk olduğu, Kur’an’ın anlattığı tarihi arkeolojik bulgularla kıyaslayan bir sohbete denk geldim. Ortaya konan deliller, kutsal metinlerdeki anlatıların “masal” değil, somut tarihsel gerçekliklerle örtüştüğünü hayret verici bir netlikle gösteriyor.
Akademik Körlük ve Disiplinler Arası Kopukluk
Öncelikle sorunun kaynağına inmek gerek. Ülkemizde sanat tarihçileri dinler tarihini, ilahiyatçılar ise sanat tarihini ve arkeolojiyi yeterince bilmiyor; bu iki alan birbirine yabancı “tek kanatlı kuşlar” gibi dönüp duruyor. Bu kopukluk, Harran’da kazı yapan bir profesörün, Hz. İbrahim’in yaşadığı coğrafyada “İbrahim diye biri yaşamamıştır, bunlar sonradan yazılmıştır” deme cüretini göstermesine neden olabiliyor. Oysa din ile bilimin, arkeolojik kazılarla kutsal metinlerin çelişmediği, aksine birbirini tamamladığı bir “Kur’an Arkeolojisi” mümkün.
İmhotep’ten Hz. İdris’e: Şehir Kuran Bilge
Mısır tarihinin derinliklerine indiğimizde, karşımıza Eski Krallık döneminde piramitlerin mimarı ve şehir kurucusu olarak bilinen İmhotep çıkıyor. İlginçtir ki İslam kaynaklarında Hz. İdris, insanlara şehir kurmayı ve terziliği öğreten, kalemle yazı yazan ilk kişi olarak bilinir. Mısır kayıtlarında “yazıcıların tanrısı” Thoth, Yunan’da Hermes ve Yahudi kaynaklarında Enok olarak bilinen bu figürlerin özellikleri şaşırtıcı derecede örtüşüyor. Bu durum, aynı tarihsel şahsiyetin farklı kültürlerde farklı isimlerle, bazen ilahlaştırılarak, bazen efsaneleştirilerek yaşatıldığını gösteriyor.

Beni Hasan Mezarı ve Hz. Yusuf’un Gömleği
Belki de en çarpıcı deliller Hz. Yusuf dönemiyle ilgili. Mısır’ın Orta Krallık döneminde, Beni Hasan bölgesindeki mezar duvarlarında, Mısırlı olmayan, sakallı, renkli kıyafetli ve hayvanlarıyla göç eden bir topluluğun resimleri bulunuyor. Hiyeroglif yazıtlarda bu grubun lideri için “Nur’un Babası” (Ebu Nur/Abisha) ifadesi kullanılıyor ve Kenan bölgesinden geldikleri belirtiliyor. Bu tasvirler, Kur’an’ın anlattığı Hz. Yakup ve oğullarının Mısır’a giriş sahnesiyle birebir uyuşuyor.
Daha da ötesi, Mısır Müzesi’nde sergilenen ve üzerinde renkli bir gömlek izi bulunan bir büstün, o dönemin veziri olan ve “Yakup-Her” (Yakup’un yardımcısı/takipçisi) mühürlerini taşıyan bir yöneticiye ait olduğu düşünülüyor. Arkeoloji bize Hz. Yusuf’un o meşhur renkli gömleğini taşa kazınmış halde sunuyor olabilir mi?

“Melik” ve “Firavun” Ayrımı: Kur’an’ın Mucizevi Hassasiyeti
Tarihsel verilerle Kur’an anlatısı arasındaki en ince detaylardan biri de yönetici hitaplarında gizli. Mısır tarihinde “Firavun” unvanı Yeni Krallık döneminde kullanılmaya başlanmıştır; Orta Krallık döneminde (Hz. Yusuf’un zamanı) yöneticilere sadece “Kral” denirdi. Kur’an, Hz. Musa dönemini anlatırken hükümdara “Firavun” derken, Hz. Yusuf dönemindeki hükümdara ısrarla “Melik” (Kral) diye hitap eder. Tevrat yazarları dahi bu ayrımı kaçırıp her iki döneme de Firavun derken, Kur’an’ın bu tarihsel nüansı 1400 yıl önce “nokta atışı” yapması tesadüf olabilir mi?.

Sonuç: Arkeoloji Bir Şuur Meselesidir
İsrail Başbakanı Netanyahu’nun Kudüs’teki bir su tüneli yazıtını (Siloam Yazıtı) politik bir araç olarak kullandığı dünyada, Müslümanların kendi tarihlerine ve arkeolojisine “elit bir hobi” gözüyle bakma lüksü yoktur. Şanlıurfa’da Hz. İbrahim’in evinin olduğu iddia edilen bölgenin mezbelelik halde olması veya müzelerimizi “ibret alma” maksadıyla gezmememiz büyük bir eksikliktir.
Peygamberler hikâye değil, insanlığın en büyük tarihsel gerçekliğidir. Yeter ki biz, inancımızı bilimsel meraktan, tarihimizi de arkeolojik şuurdan mahrum bırakmayalım.



