
Takvim yaprakları o meşum günün üçüncü yıldönümünü gösteriyor. Yine sosyal medya akışlarımız siyah kurdelelerle, enkaz fotoğraflarıyla ve “Unutmadık, unutturmayacağız” sloganlarıyla dolacak. Elbette unutmayacağız; 11 ili yıkan, resmi rakamlarla 53 binden fazla canımızı bizden alan o geceyi unutmak mümkün mü?
Ancak bugün sormamız gereken can yakıcı bir soru var: Biz neyi “anıyoruz”, neyi “hatırlıyoruz”?
“Anmak”; bir kaybı onurlandırmak, saygı duruşunda bulunmaktır ve duygusal bir eylemdir. “Hatırlamak” ise hafızayı diri tutup, geçmişteki hatanın gelecekte tekrarlanmaması için ders çıkarmaktır; bu zihinsel ve eylemsel bir süreçtir.
Türkiye olarak biz “anma” konusunda, yas ritüellerinde dünyada eşine az rastlanır bir toplumsal dayanışma gösteriyoruz. Peki ya “önlem alma” iradesi? İşte orada, enkazın altında kalan sadece binalar değil, aynı zamanda stratejik aklımız oluyor.

Bilanço ve Gerçekler
Duyguları bir kenara bırakıp verilerin soğuk yüzüne bakalım. 6 Şubat depremlerinin Türkiye ekonomisine maliyeti 100 milyar doların üzerindeydi. Bu rakam, birçok ülkenin gayri safi yurtiçi hasılasından (GSYH) daha büyük. Yıkılan yüz binlerce bağımsız birim, yok olan sanayi tesisleri, göç eden nitelikli nüfus…
Aradan geçen üç yılda (2023-2026) şehirlerimizi yeniden inşa etmek için büyük bir çaba sarf ettik. Konutlar yükseldi, yollar yapıldı. Ancak asıl soru şu: Zihniyeti yeniden inşa edebildik mi?
Toplumsal Suç Ortaklığı: Siyasetçiden Vatandaşa
Bilim insanları yıllardır bağırıyor: “Deprem değil, bina öldürür.” Bu cümleyi o kadar çok duyduk ki, anlamını yitirdi. Oysa bu bir klişe değil, bir mühendislik gerçeğidir. Ancak eksik olan sadece mühendislik değil, toplumsal bilinçtir.
Deprem gerçeğiyle yüzleşmek için sadece müteahhitleri suçlamak, sorumluluğu üzerinden atmanın kolaycılığına kaçmaktır. Sorun, siyasetçisinden müteahhidine, bürokratından vatandaşına kadar uzanan bir “kolektif ihmal” zinciridir.
- Malzemeden çalan müteahhit ne kadar suçluysa, “kolon keserek” dükkan genişleten vatandaş da o kadar suçludur.
- Denetimi yapmayan bürokrat ne kadar mesuliyet sahibiyse, üç kuruş fazla kazanmak için çürük binayı makyajlayıp kiraya veren ev sahibi de o denli mesuldür.
- Ve en önemlisi; oy kaygısıyla “imar affı” çıkaran siyasetçi kadar, o affı bir “müjde” gibi bekleyen ve talep eden seçmen kitlesi de bu tabloda pay sahibidir.
Biz, deprem bilincini sadece “deprem çantası hazırlamak” sanıyoruz. Oysa asıl bilinç; kaçak kat çıkmamaktır, denetim istemektir, imar barışına “hayır” diyebilmektir.

Mesele Siyaset Değil, Memleket Meselesidir
Bu noktada altını kalın çizgilerle çizmemiz gereken bir husus var: Deprem, siyaset üstü bir beka sorunudur.
Fay hatları parti tüzüklerini tanımaz; enkazın altında “sağcı” veya “solcu” değil, sadece “insan” kalır. Bu yüzden deprem konusunu günlük siyasetin kısır çekişmelerine, oy devşirme stratejilerine kurban etmek, bu millete yapılabilecek en büyük kötülüktür.
Deprem karşısında iktidarıyla muhalefetiyle, sivil toplumuyla devlet kurumlarıyla tek bir vücut olmak zorundayız. Birbirimizi suçlamak, geçmişin hataları üzerinden siyasi skor elde etmeye çalışmak, gelecek felaketleri önlemez. İhtiyacımız olan; siyasi görüşlerimiz ne olursa olsun, “güvenli yaşam hakkı” paydasında birleşen çelikten bir iradedir.
Sorgulama Vakti: Anmak mı, Önlem Almak mı?
Şu soruyu kendimize dürüstçe sormalıyız:
- Bugün, olası bir Marmara depremine 6 Şubat sabahından daha mı hazırız?
- Yoksa “önlem almayı” sadece deprem olduktan sonra enkaz kaldırma kapasitemizi artırmak olarak mı görüyoruz?
Önlem almak; “kader” diyerek geçiştirilemeyecek kadar matematiksel, “hallederiz” denilemeyecek kadar ciddi bir devlet ve vatandaşlık görevidir.

Sonuç: Ritüelden Eyleme
Bugün, 6 Şubat’ın yıldönümünde elbette kayıplarımız için dua edeceğiz, gözyaşı dökeceğiz. Ama eğer gerçekten onları “hatırlamak” ve ruhlarını şad etmek istiyorsak, yapmamız gereken şey sadece yas tutmak değildir.
Yapmamız gereken; siyasi ayrılıkları bir kenara bırakıp, bilimin ışığında, liyakatin esas alındığı ve toplumsal ahlakın hâkim olduğu bir sistemle, coğrafyamızın gerçeğine uygun şehirler kurmaktır.
Hatırlamak, aynı acıyı tekrar yaşamamak için bugünden tedbir almaktır. Gerisi, sadece kendimizi kandırdığımız hüzünlü bir tekrardır.



