
Pazartesi akşamları TV5 ekranlarında “Buluşma Noktası”nda çoğu zaman “ne oluyor?” sorusunu soruyoruz. Bu kez daha zor bir sorunun peşine düştük: “Nereye gidiyoruz?” Çünkü aynı anda birden fazla başlık üst üste geliyor ve her biri, tek başına değil; daha büyük bir tablonun parçaları gibi duruyor.

- Rusya’ya ait askeri unsurların Türkiye’ye düşmesi iddiaları,
- Karadeniz’de Türk gemilerine yönelik saldırı haberleri,
- S-400 tartışmaları sürerken F-35 dosyasının yeniden açılması,
- Putin’in “2026 savaş yılı olacak” çıkışı,
- Golan Tepeleri meselesi,
- Zengezur Koridoru üzerinden büyüyen jeopolitik hesaplar…
Bu başlıkların her biri ayrı bir gündem maddesi gibi görünse de, aslında aynı dosyanın sayfaları olabilir. Ve asıl soru tam burada başlıyor:
Türkiye bu dosyada özne mi, nesne mi?
Denge kuran bir ülke mi, cepheye sürüklenen bir ülke mi?
Bu soruları stüdyoda emekli Kurmay Albay Salih Gamsız ile konuştuk. Konuşmanın omurgası ise Putin’in “2026 savaş yılı” açıklamasıydı. Çünkü bu tür cümleler sadece bir öngörü değil; çoğu zaman bir stratejik mesaj, bir “siyasi baskı” ve bazen de “propaganda”dır.
Putin’in Sözü: Propaganda mı, Gerçek mi?
Salih Gamsız’ın dikkat çektiği nokta şuydu: Putin’in açıklamaları her zaman tek katmanlı değil. Bazen propaganda, bazen gerçek niyet, bazen de “zamanlama testi” olabilir. Bu yaklaşım, 2007 Münih Güvenlik Konferansı’ndan itibaren yürüyen hatla birlikte okunmalı.
Özetle şu çerçeve çizildi:
- NATO’nun doğuya genişlemesi Rusya’da stratejik bir kırılma yarattı.
- Rusya, bu genişlemeyi “kuşatma” olarak okudu.
- Gürcistan, Kırım, Donbas ve nihayet 2022 Ukrayna işgali; bu algının sahaya yansıyan adımları oldu.
Fakat sahaya yansıma her zaman beklendiği gibi sonuç vermedi.

“3 Günde Biter” Denilen Savaş: Üç Yıldan Uzun Süren Yıpranma
Rusya’nın Ukrayna’daki performansı, konuşmada açık bir biçimde “beklenenin altında” olarak tarif edildi. Özellikle şu başlıklar öne çıktı:
- Lojistik ve bakım sorunları: Depodan çıkan sistemler, uzun süreli beklemenin getirdiği arızalar, ikmal hatlarının vurulması.
- Personel niteliği: Elit unsurlar var ama geniş yığınların eğitimi ve motivasyonu tartışmalı.
- Planlama yanılgısı: “Yıldırım harekâtı” gibi, bir önceki savaşın kalıplarıyla kurulan planların yeni savaş ortamında işlemediği vurgulandı.
- Savaşın dönüşümü: İnsansız sistemler, elektronik/uzay boyutu, hassas güdüm ve istihbarat üstünlüğü.
Bu tablo, bizi şu sonuca götürüyor:
Putin “2026 savaş yılı” derken, sadece konvansiyonel güç üzerinden konuşmuyor olabilir.
Rusya’nın Asıl Dayanağı: “Nükleer” Üzerinden Caydırıcılık
Konuşmanın en sert ve en kritik yerlerinden biri burasıydı. Eğer Rusya’nın konvansiyonel kapasitesi yıpranmışsa, elinde kalan en büyük koz nükleer caydırıcılık olabilir.
Bu noktada iki şey aynı anda doğru:
- Nükleer silah “kolay kullanılan” bir silah değildir. Siyasi eşik, kriz derinliği ve karşı tarafın misilleme kapasitesi belirleyicidir.
- Ama aynı zamanda nükleer söylem, “sahadaki zayıflığı masada dengeleme” aracı olarak kullanılabilir.
Gamsız’ın yaklaşımı netti:
Nükleer konuşuluyorsa, bu sadece Rusya’nın değil; ABD, İngiltere, Fransa gibi güçlerin de karşı hamle üreteceği anlamına gelir. Bu da “büyük savaş” ihtimalini artırırken, aynı anda “büyük savaşın neden zor” olduğunu da anlatır: Çünkü böyle bir eşik, insanlığın ortak kaybı demektir.

Trump Tarzı Siyaset ve “Güç Dili”
Programın bir diğer önemli damarında, “devlet aklı” ile “şov siyaseti” ayrımı vardı. Golan, Grönland, Venezuela gibi örnekler üzerinden şu eleştiri yapıldı:
- Büyük güçler “ahlaki gerekçeler” üretir,
- ama çoğu zaman nihai hedef enerji, ticaret yolu, maden, jeopolitik üstünlük olur.
Bu nedenle, Türkiye’nin okuması gereken şey sadece “tek tek olaylar” değil; olayların ortak mantığıdır.
Asıl Ders: Müttefiklik Var, Garanti Yok
Konuşmada en çarpıcı cümlelerden biri şuydu:
“Hiçbir ülke, başka bir ülke için kendi vatandaşını tehlikeye atmaz.”
Bu cümle, romantik ittifak anlatılarını dağıtan gerçekçi bir uyarıdır. NATO şemsiyesi, anlaşmalar, diplomatik beyanlar elbette önemlidir; ancak kriz anında ülkeler “önce kendi çıkarlarını” gözetir.
O halde Türkiye için çıkarılacak sonuç şudur:
- İttifaklar gerekli olabilir,
- ama savunmanın omurgası yerli kapasite ve stratejik özerklik olmak zorundadır.
Savunma sanayii, hava gücü, insansız sistemler, elektronik harp ve siber alan… Bunların her biri artık “teknik detay” değil, ülkenin kader dosyasındaki ana başlıklardır.
Türkiye’nin Önündeki Ana Soru: Denge mi, Cephe mi?
Programın girişinde sorduğumuz soru köşe yazısının sonunda daha da netleşiyor:
Türkiye;
- krizlerin arasında denge kuran bir aktör mü olacak,
- yoksa büyük güçlerin hesaplaşmasında cephe hattına itilen bir ülke mi?
Bu sorunun cevabı, sadece dış politikayla değil; ekonomiden teknolojiye, kamu diplomasisinden savunma sanayiine kadar uzanan geniş bir akılla verilebilir.
Çünkü artık “savaş” dediğimiz şey sadece tank-top meselesi değil:
Siber alan, uzay, elektronik harp, insansız sistemler ve dezenformasyon yeni dönemin görünmeyen cepheleri.

Son Söz
Putin’in “2026 savaş yılı” çıkışı bir kehanet mi, bir tehdit mi, yoksa masaya dönük bir pazarlık cümlesi mi?
Bunu zaman gösterecek.
Ama Türkiye açısından beklemek lüks değil.
Bizim asıl meselemiz şudur:
Dünya yeni bir paylaşım diline doğru giderken, Türkiye bu denklemi başkalarının yazdığı bir senaryodan mı okuyacak, yoksa kendi cümlelerini kuran bir özne olarak mı?
Buluşma Noktası’nda bu akşam aradığımız cevap buydu.
Ve görünen o ki 2026’dan önce bile, bu soruyu daha çok konuşacağız.



